Osmanlı Cihan Devleti dağılmanın eşiğine gelince bir savunma stratejisi, bir çıkış yolu olarak “Osmanlıcılık mı, Türk birliği mi yoksa İslam birliği mi” tartışmaları başladı.
“Osmanlıcılıktan” pek bir eser kalmadı diyebiliriz ama Türk birliği ve İslam birliği tartışmaları 150 yıl sonra bile sıcaklığını koruyor.
Rusya, 1850’den itibaren Türkistan ve Kafkasya’daki Türk topraklarını işgale başladı. Buralardan Osmanlı’ya sığınan münevverlerin etkisiyle, Balkan bozgununun yol açtığı karamsarlık, ümitsizlik içinde İstanbul’da münevverler arasında bir “Türk romantizmi” başladı. Ali Süavi, Süleyman Hüsnü Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Mithat, Gaspıralı İsmail, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ağaoğlu Ahmet ve daha nice isim, Osmanlı’nın kurtuluşunun İttihad-ı Türk’ten geçtiğini iddia ettiler. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” sloganı bu dönemde ortaya çıktı; Ziya Gökalp “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan / Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” dizelerini bu yıllarda yazdı.
1991 yılında Sovyetler Birliği dağılınca Türk devletleri tek tek tarih sahnesine yeniden çıktılar. “Türk Birliği” önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştı, büyük hayal artık gerçeğe dönüşebilirdi. Ama beklendiği gibi olmadı. Türkistan ve Kafkasya’nın Türk ve Müslümanları bir buçuk asır süren Rus ve Sovyet baskısı altında kendi öz değerlerini büyük oranda yitirmişlerdi. Ayrıca bu bölgelerde Rus gölgesi de tamamen kalkmamıştı.
Aradan 30 yıldan fazla zaman geçti: Türk dünyasında bir ittifak, ittihat, birlik hala çok uzakta. Kurulan mekanizmalar istenen sonuçları vermiyor.
Esasen mesele sadece Rus işgali değil. Rusların işgaline kadar, bin yıllar boyunca Türk dünyası zaten hep birbiriyle çekişmiş, didişmiş, savaşmıştı. Orta Asya tarihi, Türklerin birbiriyle savaş tarihidir. Hunlar, Göktürkler, Karluklar, Karahanlılar, Gazneliler, Oğuzlar, Harzemşahlar, Şirvanşahlar birbirini boğazlamış; Batı’da, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri Haçlılarla savaşmaktan ziyade topraklarını Türklere karşı korumak zorunda kalmış, Timur işgalini ve onun yol açtığı fetreti yaşamış, Gazneliler, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Memlükler, Nadir Şah, Kacarlar ve daha nicesiyle yapılan savaşlarda Türk kanı oluk oluk akmıştır.
“Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” denir; oysa sahada, pratikte, tarih sahnesinde “Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yok” gerçeği vardır. Savaşacak kimseyi bulamadığında, Türk devletleri kendi içlerinde bölünmüş, kendileriyle savaşmış, iç isyanlarla boğuşmuştur.
Bir “Türk ittihadı”nın imkansızlığı gerçeğiyle ile bugünlerde yeniden yüzleşiyoruz.
Osmanlı’nın son yıllarında “İslam Birliği” de tıpkı “Türk Birliği” gibi bir savunma yöntemi olarak ortaya çıkmıştı. Ancak İslam Birliği, Türk Birliği’ne nazaran daha ayakları yere basan, daha mümkün, daha pratik ve çok daha köklü bir “Kızıl Elma”dır. En başta Müslümanlık zaten “kardeşlik” mefkûresidir. Misal bugün Türkiye’nin Urdu Pakistan’la, Arap Suriye ile, Boşnak Bosna Hersek ile, Çerkezlerle, Müslüman Afrika ile, hepsinden önemlisi Kürtlerle kurduğu ittifak ve paylaştığı ortak değer, Türk kardeşiyle olandan kat kat fazladır.
Şunu da ekleyelim: Türklerin ve Müslümanların hasımları, etnik milliyetçilikten hiç korkmazken, hatta etnik milliyetçiliği teşvik ederken, Renan’dan başlayarak İslam’ın terakkiye mani olduğu iddiasını yayarken, “Arap ve/veya Fars Etkisi” söylemiyle Türklüğü aslından uzaklaştırıp yalnızlaştırırken, İslam ittihadından korkmuş, son bir buçuk asırda bütün mesaisini İslam birliğini engellemeye sarf etmiştir. Bugün, milliyetçilik ya da Türk-İslam sentezi değil ama “Türkçülük” ya da Türk ırkçılığı” Müslüman Türk’ü dolayısıyla Türk’ü tarih sahnesinden silme girişiminden başka bir şey değildir.
Müslümanların hatta tüm insanlığın çıkış yolu İslam birliğidir; gerisi, bugünlerde de net bir şekilde gördüğümüz gibi, ham hayaldir. Bakmayın İslam coğrafyasının bölünmüşlüğüne; birleşir, bütünleşir, bir elin parmakları gibi olur. Mümkündür. Gerçekçidir. Uğruna yaşanacak ve ölünecek Kızıl Elma sadece budur.



