Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ödüller dün akşam belli oldu. Muhtemelen bu yazıyı okumadan önce sonuçları sosyal medyadan öğrenmiş olacaksınız. Oysa ben bu yazıyı ödül töreninden yaklaşık 12 saat önce yazıyorum. Sonuçlar hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan… Yanılmıyorsam, Ulusal Yarışmanın yanı sıra Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel, Kısa Film, Öğrenci Filmleri yarışmaları ve yarışma dışı bölümlerde toplam 114 film gösterildi festivalde. Bu kadar filme gerek var mıydı, kuşkuluyum. Evet, seyirci katılımı, tıpkı Adana’da olduğu gibi, iyiydi ama özellikle Ulusal Yarışma üzerinde odaklanıyordu ilgi. Ama seyirci salon kapısında dakikalarca, bazen yarım saat kuyrukta beklemekten helak oldu. Film sayısındaki fazlalıktan ötürü seanslar arasında boşluk kalmamıştı besbelli.
Altın Portakaldan Artakalanlar

Sıkıntı bununla kalsa neyse, işin en acılı tarafı perdede izlediklerimiz. 12 film arasında söz etmeye değeceklerin sayısı üçü, dördü geçmiyor. Öyleyse neden 12 film seçip önümüze koymuştu ön jüri? Sinemamızın hal-i pür melalini görelim diye mi? Hadi biz profesyoneller acı çekmeye alışkınız; seyircinin ne suçu var? Sinemadan iyice soğusunlar diye mi bu menü seyircinin önüne konuluyor? Evet, genç kuşağın desteklenmesi lazım… Doğrudur, ama pekâlâ 10 filmde bırakabilirlerdi yarışma seçkisini.
EN GEREKSİZLER
Örneğin, Emre Aybek’in ‘Düğün Şarkıcısı’, Necmi Sancak’ın ‘Bekle Bizi Brüksel’ gibi ticari yanı ağır basan yapımların yarışmada yeri olmamalıydı. ‘Düğün Şarkıcısı’, caz şarkıcısı olmayı hedefleyen bir kızın, terör ve pandemi nedeniyle mekânların kapanması sonucu, düğün salonunda şarkı söylemek zorunda kalması gibi toplumsal bir soruna değinse de seyirciyi eğlendirmekten öteye gidemiyor… ‘Bekle Bizi Brüksel’ ise türünü seçememiş bir film. Absürt bir güldürü mü, politik bir gerilim mi, yoksa bir melodram mı olacağına karar verememiş. Seçim ortamında iyice artan politik kamplaşma, kaçırılan bir uçak, ‘hak, hukuk, adalet’ diye sokaklara çıkan gençler, ortalık karışınca hadi bir darbe de biz yapalım diyen askerler ve kendi dertlerinden ötesini göremeyen ama LBGT düşmanlığını kimseye bırakmayan kahvehane ahalisi… Bu çorbadan bir film çıkar mı? Çıkmamış elbette.
EN YETERSİZLER
Yarışmadaki filmlerin çoğunluğu genç yönetmenlerin imzasını taşıyor. Hemen hepsi sinema okumuş; bazıları Amerikalarda falan… Hepsinin derdi ‘auteur’ olmak. Sanıyorlar ki film ne kadar anlaşılmaz olursa o kadar sanatsal olacak. Filmlerin çoğundan çıkarken herkes birbirine soruyor, ‘Siz bir şey anladınız mı’ diye… Eleştirmenler ‘Sinemamızda tür filmi neden yapılmaz’ diye sormaya görsün, tür (genre) filmleri art arda geliyor. Sinan Serel’in ‘Elisa’sı bir distopya. Nükleer savaş ve iklim felaketi sonrası, insanları atmosferdeki zehirden koruyacak bir ilaç üretmeleri için bir mağaraya kapatılan bir grup bilim adamının kurtarıcı ‘cevher’ arayışı… Okul projesi değil ki, atmosferi fena kurmamış, kostüm tasarımı da fena değil diye avunalım. Bu filmle ne anlatmak istedin ve kime izletmeyi hedefliyorsun soruları sorulmalı öncelikle. Bir ‘tür’ zorlaması da Emre Kavuk’un ‘Selma’sı… ‘Influencer’ olarak zenginleşme hayali kuran üç genç kızın öyküsü başarılı bir kara komedi olabilirdi, dozu tutturulabilseydi. Sumru Yavrucuk‘un oyununa diyecek yok ama bu gerilim-korku-güldürü kırması film yarışma dışında daha yakışırdı.
LANETLİ RUHLAR
‘Kadim Mavi’nin yönetmeni Emir Ziyalar belli ki çok özenmiş bir sanat yapıtı ortaya koymak için, ama hikâyesini bize geçiremiyor. ‘Antik çağlarda yankılanan lanetli ruhlar’mı engel oluyor derdini anlatmasına, yoksa Odysseus’un ruhu mu? Bu kurak ortamda Ziyalar’ın artistik çabasını ödüllendirmek isteyebilir Jüri. Natali Yeres’e En İyi Sanat Yönetmeni, Can Kuman’a En İyi Müzik ödülleri gidebilir. Hatta belki En İyi İlk Film Ödülü bile verilebilir (‘Taş ve Tüy’ En İyi Film ödülünü alırsa ki bence hak ediyor, başka seçenek kalmıyor).
Bir başka ilk film daha var, Büşra Bülbül’ün ‘Bir Anne Hakkında’sı. Filmin hikâyesi şöyle özetlenebilir: bir kadın var, çok yoksul; süt satarak çocuklarına bakıyor ama süte su kattığı için tanrı onu cezalandırıyor! Ferit Karahan’ın ‘Cinlerin Düğünü’ ise anlatacak iyi bir hikâyesi olan ama bunu anlatamayan bir film. Lanetlenmiş toprakların intikamı mı demeli? Yoksa Karahan’ın yurt dışına cazip gelecek tüm ögeleri filme katma çabası mı? Bu filmdeki imam rolünde Erol Babaoğlu En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödülü hak ediyor… Aydın Orak, ‘Ölü Arının İğnesi’nde suçluluk ve pişmanlık duygularını anlatmak için yola çıkmış; iğnesini batırdıktan sonra yaşamı sonlana arıyı bir metafor olarak kullanmış ama hikayeye pek uymamış bu metafor… Bu kadar cin ve arı arasında ‘Tatlı Maya’ gerçekçi ve seyirci dostu bir film… Göçmenlere karşı ayrımcılık temasını ve kadın dayanışmasını iyimser bir masal tadında anlatıyor Biket İlhan.
ÖNE ÇIKANLAR
Hüseyin Karabey, ‘Hakikatin Ölümü’nü Hasan Öztoprak’ın aynı adlı romanından uyarlamış, teması açısından festivalin en önemli yapıtı; yönetim ve görüntü yönetimi de başarılı. Ama romanın sonunu değiştirerek, seyirciye ipucu bırakmaması ve olumsuz kahraman Feridun’un rehin aldığı üç kişi aracılığı ile filmin yönünü kara komediye doğru çevirmesi ama sonra bundan vazgeçmesi filme zarar veriyor. Feridun’un arkadaşı (ya da alter-egosu) Timuçin rolünde Mehmet Günsür festivalde En İyi Erkek Oyuncu ödülünün en güçlü adayı kanımca. Kız kardeş rolünde Yağmur Elif Seber de Yardımcı Kadın Oyuncu dalında ödüle yakın duruyor.
Yeşim Ustaoğlu’nun uzun bir sessizlikten sonra yaptığı ‘Artakalan’ En İyi Yönetmen dalında en güçlü aday. En İyi film de diyebilirdim ama iki entelektüel sanatçının yaratıcılık krizleri ve birlikte yaşamayı becerememelerini anlatan senaryoda sorun var sanki. Birhan Keskin’den etkilenmiş genç bir kadın şair üzerine odaklanıyor ama erkeğin hikâyesi daha inandırıcı; kadının dönüşümüne yol açan nedenler ise yeterince işlenmiyor. Film, En İyi Görüntü Yönetmeni (Kiril Prodanov) ve oyuncu (Öykü Karayel ve Metin Akdülger) dallarında iddialı. Filmin süresinin gereğinden uzun olması ise filmin en önemli handikapı.
Bu yılın tek sürprizi ‘Ragıp Türk’ün ‘Taş ve Tüy’ idi diyebilirim. Yoksulluk ve annelik temalarını ustaca buluşturan filmin neredeyse tüm dallarda ödül şansı olabilir. En İyi Film, -olmazsa- En İyi İlk Film (Behlül Dal) ödüllerinin en şanslı adayı. En İyi Kadın Oyuncu dalında da adayım Melda Tuzluca. Naim Kanat En İyi Kurgu ödülüyle dönebilir Antalya’dan. Sanat yönetmeni Levent Uçma, görüntü yönetmeni Emre Pekçakır da başarılı. Senaryo açısından da çok iyi ilerleyen filmde kaybolan köpeğin, filmin kahramanı Nazire’nin çocuğunun koruyucu ailesine ait olması ‘ne tesadüf’ dedirtiyor insana. Evet, finale hizmet etmesi için bu iki unsur aynı ailede düğümlenmiş, ama keşke başka bir çözüm bulunsaydı… Buna rağmen derdini anlatmayı başaran ve güzel anlatan ‘’Taş ve Tüy’ün genç yönetmenini kutluyor, sinemamıza hoş geldin diyorum.



