Yeniçağ
Haber akışına dön

Devletin Kurumları Ne Yapıyordu Sayın Şimşek

Devletin Kurumları Ne Yapıyordu Sayın Şimşek

Adalet, kasayı dolduranla haberini yazan arasında değil mi?

Sayın Şimşek, o 647 milyar TL’lik net çıkışı açıkladığınızda, arkasında duran asıl tabloyu da söylemeniz gerekirdi: Bu rakam sadece bir “kaçış” değil, yıllardır denetim boşluğunda büyüyen bir adaletsizliğin bedeli. SPK’nın Eylül’de tasfiyeye aldığı 131 fon, 455 bin civarı yatırımcıyı vurdu. Bazı fonlarda düşük hacimli hisselerde şişirme, çapraz işlem, yeniden teminatlandırma gibi yöntemlerle fiyatların şişirildiği iddiaları masada. Adalet Bakanlığı’na giden listelerde, kriz patlamadan önce şüpheli çıkış yapan 214 kişi ve şirketin yaklaşık 187,6 milyar TL kâr elde ettiği bilgisi yer aldı. Tutuklamalar oldu, mal varlıklarına tedbir konuldu. Siz “piyasa bozucu faaliyetlerden kazanç sağlayanların hepsi tespit edildi” dediniz. Güzel. Ama soru şu: Bu tespit neden bittiğinde değil, battığında geldi?

Adalet, olay olduktan sonra “liste hazırladık, gönüllü iade çağırıyoruz” demek değildir. Adalet, o listelerin hazırlanmasına izin veren sessizliğin hesabını sormaktır. Hisse fiyatları aylarca anormal yükseliş gösterirken, fonlar belirli kâğıtlara yığılırken, getiri vaatleri şişerken denetim kurumları ne yapıyordu? SPK, BDDK, ilgili diğer merciler neden “burada bir sorun var” demedi? Yoksa sorun, ancak küçük yatırımcının parası buharlaşınca, borsa düşüşü hızlanınca, kamuoyu ayaklanınca mı “sorun” haline geldi? Bu, adaletin gecikmesi değil; adaletin seçici işlemesi demektir.

İşte o seçiciliğin en çarpıcı yüzü de şu: Fon vurguncuları “davet” ediliyor, gönüllü iade etmeleri isteniyor, etmezlerse hukuki süreç işleyecek deniyor. Ama aynı fon vurgununun haberini yapan, iddiaları kamuoyuna taşıyan gazeteciler gözaltına alınıyor, ev hapsine konuluyor, tutuklanıyor. 9 Ekim’de Sözcü editörü, Mustafa Balcı ile gazeteci Şaban Sevinç, Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesi uyarınca “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklandı. Gerekçe, fon soruşturmasına ilişkin sosyal medya paylaşımları ve yorumlarıydı; aralarında Ömer Çelik’in bir konserde, soruşturmada adı geçen bir isimle aynı karede görünmesine dair fotoğraf paylaşımı da vardı. Aynı gün ifadeleri alınan, Murat Ağırel ve İsmail Saymaz hakkında önce imza yükümlülüğü ve yurt dışı çıkış yasağı şeklinde adli kontrol kararı verildi; savcılığın itirazı üzerine 10 Ekim’de bu karar “konutu terk etmeme” (ev hapsi) şekline çevrildi. Suçlama yine aynıydı: Fon krizine dair yayın ve açıklamalarda kamuoyunu yanıltıcı nitelikte bilgiler yaymak.

Murat Ağırel daha sonra, 19 Ekim’de başka bir dosyada (Sarıgül ailesiyle bağlantılı para aklama iddiaları kapsamında) “üyesi olmadığı örgüte yardım etmek” suçlamasıyla tutuklandı. Bugün Metris’ten Cumhuriyet’e yazdığı yazıda ve daha önceki ifadelerinde net şekilde ortaya koyduğu gibi, Sarıgül dosyasını araştırmış, kendisine ulaştırılan iddiaları ve belgeleri incelemiş, ancak belgelerde tutarsızlıklar gördüğü, dekontların ve evrakların güvenilirliğinden şüphe duyduğu için haberi yayımlamamıştı. “Belgesiz, doğrulanmamış haberi yapmam, yapmadım” demişti. Muhataplarına yanıt hakkı tanımaya çalışmış, meslektaşlarıyla değerlendirmiş, belge olmadan yayın yapmamakta ısrar etmişti. Şimdi ise yazmadığı, doğrulayamadığı için yayınlamadığı bir haber yüzünden cezaevinde. Haber yapan, soru soran, belge arayan gazeteciye kelepçe; kasayı doldurduğu iddia edilene ise “lütfen iade edin” davetiyesi. Adalet bu mudur? Soru soranın cezalandırıldığı, vurgunun haberini yapanın susturulduğu, asıl iddia edilen kazanç sahiplerinin ise önce davet edildiği bir sistemde adalet nerede aranır?

Küçük yatırımcı, emeklilik birikimini, çocuğunun okul parasını, “biraz daha iyi yaşayalım” diye biriktirdiği parayı bu fonlara yatırmıştı. Şimdi bir kısmı yüzde 42 daha düşük ödeme alıyor, bir kısmı bekliyor. 45 bin 747 hesaba 40,8 milyar TL ödendi deniyor. Geri kalan için Meclis’teki düzenleme, ara ödemeler, gönüllü iadeler konuşuluyor. Kamu kaynağı kullanılmayacak diye ısrarla vurgulanıyor. Ama o sırada aynı kamu, enflasyon ve hayat pahalılığıyla halkın cebinden çıkarılan parayı sessizce geri alıyor.

Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 120 bin liranın üzerinde. Asgari ücret açlık sınırının altında kalıyor. Market kasasında hesap tutan anne, et ile süt arasında tercih yapıyor. Emekli, kira artışı gelince ilacını yarıya indiriyor. Tüketici güveni Ekim’de yüzde 7,7 düşerek dokuz ayın en düşük seviyesine indi. Hanelerin mevcut maddi durum endeksi daha da sert geriledi. Anketlerde toplumun bir numaralı derdi hâlâ hayat pahalılığı; fon krizi de ikinci sıraya yerleşmiş durumda. Bu insanlar, “sistemik risk yok” denirken zaten riskin içindeydi. Onların kaybı teknik bir tasfiye tablosunda “yüzde 42” diye geçiyor. Sizin açıkladığınız 647 milyar ise “net çıkış” diye geçiyor. Aradaki fark, adaletin terazisinde kimin tarafına ağır basıyor?

Adalet duygusu, kasayı dolduranla ekmek kuyruğundaki arasında eşit mesafe kurmak değildir. Adalet, o kasayı dolduranların nasıl doldurduğunu zamanında sormak, doldururken kimlerin göz yumduğunu ortaya çıkarmak, mağdurun hakkını gecikmeden iade etmek ve haberi yapan (hatta doğrulamadan yayınlamayan) gazeteciyi de susturmamaktır. Gönüllü iade çağrıları önemli. Hukuki süreçler önemli. Ama asıl adalet, bir daha aynı sessizliğin yaşanmaması, aynı ihmalin tekrarlanmaması, o sırada yoksullaşan milyonların sesinin ezilmemesi ve gerçeği yazan kalemlerin kelepçelenmemesidir.

Sayın Şimşek, 647 milyarlık çıkışı, 187 milyarlık iddia edilen haksız kazancı, 450 bin mağduru, hâlâ geçim derdiyle boğuşan halkı ve haberi yüzünden tutuklanan, ev hapsine konulan gazetecileri yan yana koyunca ortaya çıkan tablo, sadece bir fon krizi değil. Bu, adaletin kim için işlediği sorusudur. O sorunun cevabı, sadece Meclis’teki düzenlemeyle değil, milletin vicdanında da verilecektir.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
yenicaggazetesi.com