Sırbistan’da bölgesel kamu yayıncısı RTV spikerinin, iktidar değişikliği sonrası canlı yayında dilediği özür geçtiğimiz günlerde gündemdeydi: “Yıllarca görevimizi yerine getirmeyi başaramadık. Sessiz kaldık, görmezden geldik, olayları tek taraflı aktardık ve sorulması gereken soruları sormadık. Bu yüzden izleyicilerimize bir özür borçluyuz”… Aleksandar Vučić’in iktidarda olduğu 14 yıl boyunca, ülkedeki basın özgürlüğü ortadan kalkmış, gazetecilik faaliyeti iktidar propagandası yanında marjinalleştirilmiş, yaygın medya ele geçirilmişti. Tıpkı Macaristan’da olduğu gibi.
Gazetecinin Özrü Kabul Edilir Mi?

Burada, Viktor Orbán ve partisi Fidesz, 16 yıllık iktidar süresince salt devlet medya kuruluşlarını borazan haline getirmekle kalmamış, kendisine yakın iş insanlarıyla birlikte özel sektöre bağlı bir propaganda ağı da kurmuştu. Orbán muhaliflere yenilince devlet televizyonu yayını durdurup siyah fon üzerine “Kamu medyası yalan söylememeli. Uzun süre boyunca bunu yaptığımız için özür dileriz” yazmış, değişimin etkisi özel kanallara da uzanmıştı. Önde gelen kanallardan TV2’nin tanınmış spikerleri ekrandan çekilmiş, haber müdürü de görevden alınmıştı.
Macaristan’ın az sayıda bağımsız haber kuruluşlarından araştırmacı gazetecilik haber sitesi “Direkt36” Genel Yayın Yönetmeni Andras Petho, ülkede medyanın dönüşümü üzerine verdiği söyleşide iktidar değişikliğinin ertesi günü Orbán yanlısı medyanın çökmesine dair şaşkınlığını “medyanın iktidar tarafından fonlandığını biliyorduk, ancak bu hızda bir çöküş bizim için bile sürprizdi” sözleriyle dile getirdi.
Bu iki örnekten, Türkiye dahil, birçok farklı ülke için çıkarılacak dersler var elbette. Liberal demokrasilerde medya, sahiplik yapısı, reklam verenlerin gücü, resmi haber kaynaklarının vazgeçilmezliği ve güçlü lobi gruplarının etkisi gibi daha karmaşık ve saklı şekillerde denetlenmeye çalışılırken, diğerlerinde durum farklı. Buralarda rıza imalatı kadar muhalefetin sesini boğmak da ciddi bir öncelik. İnce işçilik yerine çoğunlukla kaba sansür tercih ediliyor. Bu ortamda isminin önüne gazeteci yazdıran herkes gazeteci olmadığı gibi, birtakım haberlere yer veren kanallar, internet sayfaları, radyo istasyonları vs. de gazetecilik alanının dışında kalıyor.
HABER AKTARAN, YORUM YAPAN HERKES GAZETECİ Mİ?
Dünyada birçok ülkede gazetecilik öz denetim ile yürütülen bir meslek. Örneğin, Türkiye’de gazeteciler her ne kadar Basın İş Kanunu kapsamında farklı çalışma koşullarına tâbi olsalar da, avukatlar ya da hekimler gibi ayrı bir meslek yasasına sahip değiller. Yani gazetecilik, mesleğe giriş şartları, mesleki standartları ayrıntılarıyla belirlenen, gerektiğinde meslekten men cezası verilen bir iş kolu değil. İlk bakışta bu bir eksiklik gibi gözükse de gazetecilik mesleğinin ön koşulu olan bağımsızlığın böyle bir yasayla ya da bu çerçevede kurulacak bir yapıyla sınırlandırılma ihtimali göz önüne alınınca, mevcut işleyişin basın özgürlüğü için önemi de anlaşılıyor.
Ancak bu tablo, mesleki örgütlenmenin zayıf olduğu, kuralsızlığın kural haline geldiği, etik değerlerin hiçe sayıldığı dönemlerde birtakım komplikasyonlara da yol açıyor. Bırakın bir gün bile alanda muhabirlik yapmamış olmayı, doğru dürüst kurumsal haber merkezi deneyimi olmayanlar bile bir “sosyal sermaye” göstergesi olarak isminin önüne gazeteci sıfatı kondurabiliyor. Ya da bir propaganda aygıtına dönüşen kurumlarda çalışanlar hâlâ gazetecilik yaptıklarını zannedebiliyorlar. Oysa ayrım net; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’nde gazetecilik bir iş tanımı kadar bir meslek tanımı olarak da sınıflandırılıyor. Bu da şöyle vurgulanıyor: “Gazeteci, medya özgürlüğünü, halkın doğru haber alma, bilgi edinme hakkı adına dürüstçe kullanır. Bu amaçla her türlü sansür ve oto sansürle mücadele eder. Gazeteci, halka ve gerçeğe karşı sorumludur”. Kısacası, gazetecilik halkın haber alma hakkını koruma odaklı ve gerektiğinde bunun için mücadele içeren bir meslek.
Dolayısıyla gazetecilik, meslek yasası olmasa da etik kuralların dönem dönem askıya alınabileceği, rüzgârın yönü değiştikten sonra özür dilenip hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilebilecek bir “iş” değil. Sansür ve oto sansüre yenik düşenler de zaten haber kuruluşu gibi gözüken halkla ilişkiler şirketleri ya da propaganda merkezleri için çalışır hâle geliyor. Üstelik sansür iklimini sürdürmek için ideolojik olarak fanatikleşmiş militan gazetecilere değil, nerede susup, nerede konuşacağına dair kuralları içselleştirmiş, kendisine verilen görevi sorgulamadan yapan medya memurlarına ihtiyaç var. En baskıcı ve hatta tarihte ibret alınacak eylemlere girişmiş sistemler bile bu tür “memurlar” sayesinde işlerliğini sürdürüyor.
“KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI”NDAN ALINACAK DERSLER
“Her halükârda, ne bu davaya inandığı için Parti'ye katılmış ne de katıldıktan sonra inanmaya
Başlamıştı… mahkemede de dile getirdiği gibi, ‘bütün beklentilerinin aksine, daha önce böyle bir karar almadığı halde, sanki Parti onu yutuverdi. Her şey çok çabuk, bir anda oldu’. Doğru dürüst bilgi edinmeye ne vakti vardı ne de isteği, Parti programını bile bilmiyordu, Kavgam’ı [Adolf Hitler’in yazdığı manifesto biçimindeki otobiyografi – C.E.] bir kere olsun okumamıştı. Kaltenbrunner Eichmann'a ‘Neden SS'e katılmıyorsun?’ diye sormuştu ve buna karşılık Eichmann da ‘Neden olmasın?’ cevabını vermişti. İşte aynen böyle olmuştu, her şey bundan ibaretti”.
Siyaset kuramcısı Hannah Arendt, Yahudi kıyımının gerçekleştirilmesinde önemli rol sahibi Adolf Eichmann’ın yargılanmasını anlattığı “Kötülüğün Sıradanlığı” (Metis Yayınları, 2009) adlı kitapta Eichmann’ın profilini böyle çiziyordu. Arendt’e göre milyonlarca hayata mal olan Holokost’un lojistik altyapısının planlamasının kilit ismi, aslında işini düzgün yaptığını düşünen herhangi bir üst düzey görevliydi. Eichmann ve onun gibiler sıradan ve küçük insanlar olarak sürdürebilecekleri bir hayata rağmen makam ve mevki sahibi yapılıp rejimin suç çarkının gönüllü dişlilerine dönüşmüşlerdi. Arendt, karanlık rejimlerin sanıldığının aksine salt ideolojik fanatikler tarafından işletilmediğini öne sürüyordu. Ona göre çoğu zaman başka türlü makam, “saygınlık” ve para sahibi olamayacak küçük büyük memurlar, bürokratik işleyişte kendilerine biçilen görevleri sorgusuz sualsiz yerine getirerek suç çarkını işler halde tutuyordu.
Basın özgürlüğü ve gazeteci sorumluluğu üzerine bir yazıda Nazi rejimine dair aktarımlar abartılı bir yaklaşım gibi gözükebilir. Oysa bu iki durumu da birleştiren bir ortak nokta var: Rejimin kendine uysal aparatlar devşirebilmesi ve yıllar sonra sıra dışı gözüken bazı reflekslerin bir zaman diliminde sıradanlaşması. Kurumların ele geçirilip/çöküp “o kadar da olmaz artık” eşiğinin aşıldığı yerde, geniş kalabalıklara yalan söyleyen bir çarkın dişlisi olmak normalleşebiliyor. Gazetecilik de kurallarıyla bir meslek olarak benimsenmeyip bir iş olarak sürdürüldüğünde pekâlâ bir özür ile yola devam edilmeye çalışılabiliyor.
VE SERMAYE MESELESİ…
Macaristan ve Sırbistan örneklerinin ortaya koyduğu başka bir hakikat de var: Gazeteciliği değerli kılan pahalı stüdyoları, şık takımlar içinde haber okuyan spikerleri ya da kendisine yollanan bilgi notları ve basın bültenlerini sorgulamadan sayfalarına taşıyan birbirinin aynısı sözde haber merkezleri değil, baskıya rağmen özellikle okuyucu, izleyici katkısıyla varlığını sürdüren gazetecilerin çalışmaları. Yoksa büyük paralar yatırılan haber merkezleri siyasi bir değişim ya da çalkantıda bir anda kumdan kale gibi yerle bir olabiliyor.
Türkiye konjonktüründe bu etkiyi (şimdilik) iktidar denetimindeki medyadan çok muhalefet kanadıyla finansal ilişki içinde olan haber kuruluşlarında görüyoruz. Muhalefetin sesini duyurduğu medya organizasyonlarında salt gözaltı, tutuklama ve kayyum süreçlerinin değil, muhalif siyasete müdahalenin de etkileri ortaya çıkmaya başladı. Finansal güç Yeni Parti ve butlan CHP’si arasında el değiştirdikçe CHP’ye yakın haber mecralarının sesi de gür çıkacak gibi duruyor; “yerli ve milli” muhalefet medyasıyla inşa edilmeye çalışılıyor.
Ancak işte tüm bu çalkantılar içinde zamanın eleği işleyecek ve gazeteciliği iş olarak yapanlarla meslek belleyenlerin farkı da ortaya çıkacak. Bu zorlu süreçte gazetecilik yaptığı için bedel ödeyenleri de bir kez daha hatırlamak gerekiyor: Murat Ağırel, İsmal Arı, Mustafa Balcı, Selahattin Günday, Tuğba Tekerek, Merdan Yanardağ ve daha nicelerini…



