Zafer TAŞKIN/Frankfurt
Gençleri Susturan Siyaset, Aşırı Sağa Alan Açıyor: Alman Z Kuşağı Sokağa Çıkıyor

Almanya’da “Gen Z regelt” ((Z kuşağı düzenliyor) hareketi etrafında gelişen tartışmalar, gençlerin taleplerinin ötesinde, son kırk yıla yakın süredir uygulanan neoliberal politikaların derinleştirdiği ekonomik ve siyasal çelişkileri de görünür kılıyor. Artan barınma maliyetleri, eğitimde fırsat eşitsizlikleri, güvencesiz çalışma, işsizlik kaygısı, zorunlu askerlik tartışmaları ve iklim krizi, genç kuşakların geleceğe ilişkin beklentilerini giderek daha fazla belirsizleştiriyor. Piyasanın ve sermayenin önceliklerini toplumsal ihtiyaçların önüne koyan bu politikalar, bugün geniş kesimlerin yaşam koşullarını ağırlaştırırken siyasal temsil krizini de derinleştiriyor. Bu sorunlarla yüzleşmek yerine protestoları ve sol grupları hedef alan siyasi iktidarlar, krizin nedenlerini tartışmak yerine toplumsal itirazı bastırmaya yöneliyor.
Gençlerin itirazı, yalnızca belirli hükümet kararlarına karşı bir tepki değil. Aynı zamanda kendi yaşam koşullarını belirleyen ekonomik ve siyasi kararlarda ne ölçüde söz sahibi olabildiklerine ilişkin bir sorgulama. Toplumsal kaynakların dağılımı piyasanın ve sermayenin önceliklerine göre şekillenirken, geniş kesimlerin barınma, eğitim ve güvenceli çalışma gibi temel ihtiyaçları karşılanamıyorsa sorun bireysel başarısızlıklarla açıklanamaz. Burada, toplumsal üretimin yarattığı olanaklarla bu olanaklardan yararlanma biçimleri arasındaki yapısal eşitsizlik söz konusu. Bugünkü tablo, neoliberal politikaların vaat ettiği refahın toplumun bütününe yayılmadığını; tersine, ekonomik büyümenin toplumsal adaleti kendiliğinden sağlamadığını açıkça ortaya koyuyor.
KRİZİN TOPLUMSAL TEMELLERİ
Almanya’da farklı dönemlerde hükümet ortağı olan SPD, CDU/CSU, Yeşiller ve FDP’nin politikaları, somut kararları ve tarihsel sorumlulukları üzerinden ayrı ayrı değerlendirilmeli. Bununla birlikte, bu partilerin hükümet deneyimlerinde piyasa merkezli politikaların belirli alanlarda ortaklaşması, sosyal devletin sınırları, kamu hizmetlerinin niteliği ve emeğin korunması konularında kapsamlı bir sorgulamayı gerekli kılıyor. Özellikle 1990’lardan itibaren güçlenen özelleştirme, piyasalaştırma ve işgücü piyasasını esnekleştirme politikaları, sonraki hükümetler döneminde farklı biçimler alsa da toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesinde belirleyici rol oynadı.
Barınmanın yatırım ve rant alanına dönüşmesi, güvencesiz istihdamın yaygınlaşması, kamusal hizmetlerin yetersizliği ve eğitimdeki eşitsizlikler birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunlar, ekonomik kaynakların kimlerin ihtiyaçlarına göre dağıtıldığı ve toplumsal maliyetlerin kimler tarafından üstlenildiği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Ekonomik büyümenin ve piyasa verimliliğinin toplumsal refahı kendiliğinden güvence altına almadığı, özellikle gençlerin yaşam deneyimlerinde açıkça görülüyor. Eğitim yoluyla daha iyi bir geleceğe ulaşma beklentisi ile mezuniyet sonrasında karşılaşılan düşük ücretler, yüksek kiralar ve güvencesiz çalışma koşulları arasındaki uçurum, bireysel çaba ve başarı söyleminin sınırlarını açığa çıkarıyor. Yaşam koşulları üzerindeki belirleyici güç, bireylerin denetimi dışında kalan ekonomik ilişkilere ve siyasi kararlara bağlı kalırken, yapısal sorunların sorumluluğu çoğu zaman yine bireylere yükleniyor.
İTİRAZIN İTİBARSIZLAŞTIRILMASI VE SİYASAL MEŞRUİYET
“Gen Z regelt” etrafındaki tartışmalarda dikkat çeken noktalardan biri, gençlerin taleplerinden çok hareketin siyasi bileşenlerinin ve olası çatışmaların öne çıkarılmasıdır. Sol grupların katılımının başlı başına bir tehdit gibi sunulması, protestonun toplumsal içeriğini geri plana iterek katılımcıların siyasi kimliğini tartışmanın merkezine yerleştiriyor. Gösteriler henüz gerçekleşmeden yasaklama çağrılarının, güvenlik uyarılarının ve olası şiddet senaryolarının öne çıkarılması da bu yaklaşımın parçasıdır.
Siyasal iktidarlar yalnızca yasalar ve idari mekanizmalar aracılığıyla değil, hangi taleplerin makul, hangi itirazların tehlikeli kabul edileceğini belirleyen söylemler yoluyla da toplumsal rıza üretir. Bir protestonun neden ortaya çıktığı yerine kimlerin katıldığına odaklanılması, mevcut düzenin sorgulanmasını sınırlandırır. Böylece barınma krizi, eğitimdeki eşitsizlikler ve güvencesiz çalışma yerine protestocuların siyasi aidiyetleri ve güvenlik açısından oluşturduğu ileri sürülen riskler tartışmanın merkezine yerleşir.
Bu yaklaşım, toplumsal muhalefeti daha başlangıçta gayrimeşru ilan etmenin gerekçesine dönüşüyor. İtiraz edenlerin siyasi kimliklerini sorgulamak, dile getirdikleri sorunları ortadan kaldırmıyor; aksine, bu sorunların ve onları üreten siyasi kararların hesap verebilirliğini tartışmanın dışına itiyor. Toplumsal taleplerin bastırılması, mevcut düzenin meşruiyetini güçlendirmek yerine siyaset ile toplum arasındaki mesafeyi daha da büyütüyor.
TOPLUMSAL HOŞNUTSUZLUK VE AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ
Son kırk yıla yakın dönemde neoliberal politikalar yalnızca Almanya’da değil, Fransa’dan Latin Amerika’ya kadar dünyanın farklı bölgelerinde eşitsizlikleri, güvencesizliği ve toplumsal dışlanmayı derinleştirdi. Bu süreç, özelleştirmelere, kemer sıkma politikalarına, hayat pahalılığına ve emeğin değersizleştirilmesine karşı farklı biçimlerde gelişen isyan dalgalarını da beraberinde getirdi. Fransa’daki kitlesel toplumsal hareketlerden dünyanın başka bölgelerindeki emek ve gençlik mücadelelerine uzanan bu tablo, yaşanan krizin münferit hükümet hatalarından ibaret olmadığını gösteriyor. Farklı ülkelerdeki mücadelelerin ortak zemini, toplumun ürettiği zenginlik ile bu zenginliğin dağılımındaki adaletsizlik arasındaki çelişkidir.
Almanya da bu küresel tablonun dışında değildir. Aksine, Avrupa’nın başlıca ekonomik güçlerinden biri olarak, neoliberal dönüşümün ve bunun toplumsal sonuçlarının merkezinde yer alıyor. Ekonomik gücüne rağmen barınma, çalışma ve eğitim alanlarında derinleşen sorunlar, ülkenin ekonomik başarısının toplumsal refahla aynı anlama gelmediğini ortaya koyuyor. Bu nedenle Almanya’daki gençlik hareketlerini yalnızca ulusal siyasetin sınırları içinde değerlendirmek yetersizdir. Burada sosyal haklar, emek, demokratik katılım ve ekonomik kaynakların dağılımı konusunda verilecek mücadele, Avrupa’daki ve dünyanın diğer bölgelerindeki toplumsal mücadeleler açısından da önem taşıyor.
Bu koşullar, aşırı sağın güç kazanmasına elverişli bir siyasal zemin yaratıyor; ancak toplumsal hoşnutsuzluk kendiliğinden aşırı sağa yönelmiyor. Hoşnutsuzluğun hangi yönde gelişeceğini, onu açıklayan siyasi yaklaşımlar, örgütlenmeler ve toplumsal mücadeleler belirliyor. AfD gibi aşırı sağcı partiler, ekonomik ve toplumsal sorunlardan doğan öfkeyi göçmenlere ve diğer azınlıklara yönelterek eşitsizliklerin yapısal nedenlerini tartışmanın dışına itiyor. Böylece ücretler, çalışma koşulları, barınma ve kamusal hizmetler üzerine yürütülmesi gereken tartışmalar, kültürel ve kimlik temelli karşıtlıkların gölgesinde kalıyor.
Burada belirleyici olan, insanların yaşadığı sorunların kendisi değil, bu sorunların hangi siyasal hedefler doğrultusunda yorumlandığıdır. Örgütlü toplumsal mücadeleler ve etkili bir siyasal temsil bulunmadığında, mevcut düzene duyulan tepki farklı yönlere çekilebilir. Aşırı sağ, bu tepkiyi ekonomik düzenin önceliklerini sorgulamak için değil, toplumun belirli kesimlerini düşmanlaştırmak ve eşitsizliklerin sorumluluğunu başka hedeflere yöneltmek için kullanıyor. Buna karşılık, emekçilerin, gençlerin ve farklı toplumsal kesimlerin ortak çıkarları etrafında gelişen demokratik ve eşitlikçi mücadeleler, hoşnutsuzluğun dışlayıcı siyasete karşı bir toplumsal güce dönüşmesinin yolunu açıyor.
Bu nedenle aşırı sağla mücadele, yalnızca demokrasi karşıtı söylemlere karşı çıkmakla sınırlı kalamaz. Barınma hakkının güvence altına alınması, nitelikli eğitime eşit erişim, güvenceli çalışma, güçlü kamusal hizmetler ve ırkçılıkla mücadele, toplumsal eşitsizliklerin gerçek nedenlerini hedef alan bütünlüklü bir siyasal yaklaşımın parçalarıdır. İnsanların gündelik yaşamını belirleyen maddi koşullar değişmeden, aşırı sağın beslendiği toplumsal zemini ortadan kaldırmak mümkün değildir.
GÜVENLİK SÖYLEMİNİN ÖTESİNDE
Barışçıl protesto hakkını savunmak önemlidir. Bununla birlikte, gençlerin sürekli olarak şiddetten uzak olduklarını kanıtlamak zorunda bırakılması, taleplerinin tartışılmasının önüne yeni engeller koyuyor. Tartışma yalnızca gösterilerin nasıl geçeceğine odaklandığında, bu gösterileri ortaya çıkaran toplumsal koşullar geri plana itiliyor.
Sokaktaki çatışma kolaylıkla görünür hâle gelirken yüksek kiraların, güvencesiz çalışmanın, eğitimdeki eşitsizliklerin ve gelecek kaygısının yarattığı baskılar çoğu zaman sıradan hayatın doğal bir parçası gibi kabul ediliyor. Oysa toplumsal düzenin ürettiği zararlar yalnızca doğrudan fiziksel şiddet biçiminde ortaya çıkmaz; insanların yaşam olanaklarını sınırlayan ekonomik ve kurumsal koşullar da siyasal değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
Şiddete karşı çıkmak ile mevcut düzeni sorgulamak birbirinin alternatifi değildir. Demokratik bir toplum, hem insanların güvenliğini korumalı hem de eşitsizlikleri ve siyasi kararların sonuçlarını tartışmaya açık tutmalıdır. Bir protestonun meşruiyetini yalnızca ne kadar sakin geçtiğine indirgemek, onu gerekli kılan koşulların sorgulanmasını engeller. Demokratik hakların korunması, yalnızca düzenin devamını güvence altına almak değil, o düzenin ürettiği eşitsizlikleri değiştirmek için mücadele edebilme hakkını da tanımaktır.
GENÇLERİN GELECEĞİ HAKKINDA KİM KARAR VERİYOR?
“Gen Z regelt” etrafındaki tartışmanın merkezinde, gençlerin kendi yaşamlarını şekillendiren kararlara ne ölçüde katılabildiği sorusu bulunuyor. Eğitim, barınma, çalışma yaşamı, iklim ve militarizasyon gibi alanlarda alınan kararlar, gençlerin geleceğini doğrudan etkiliyor. Buna karşın bu kararların sonuçlarını yaşayan kesimlerin siyasi süreçler üzerindeki etkisi sınırlı kaldığında, demokratik temsil ile toplumsal deneyim arasındaki mesafe büyüyor.
Gençlerin taleplerini ciddiye almak, yalnızca onları dinlemek veya protesto haklarını biçimsel olarak tanımakla sınırlı değildir. Bu taleplerin dayandığı koşulları değiştirecek politikaların üretilmesini ve karar alma süreçlerinin toplumsal ihtiyaçlara açılmasını gerektirir. Konutun spekülasyondan arındırılması, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi, emeğin korunması ve ekonomik kaynakların daha eşitlikçi dağıtılması bu tartışmanın somut başlıklarıdır.
Almanya’nın ekonomik ve siyasal ağırlığı, burada yürütülen mücadelenin sonuçlarını ülke sınırlarının ötesine taşıyor. Dünyanın ekonomik merkezlerinden birinde sosyal hakların genişletilmesi, emeğin korunması, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi ve demokratik katılımın derinleştirilmesi, neoliberal politikaların kaçınılmaz olduğu iddiasına karşı somut bir alternatif ortaya koyabilir. Böyle bir dönüşüm, yalnızca Almanya’daki gençlerin ve emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmekle kalmaz; başka ülkelerdeki toplumsal mücadelelere de olumlu bir örnek ve dayanak oluşturur.
Gençleri siyasi kimlikleri üzerinden şüpheli hâle getirmek, toplumsal sorunları çözmek yerine bunların görünürlüğünü azaltıyor. Neoliberal politikaların yarattığı eşitsizlikler ve siyasal temsil krizi devam ettikçe, aşırı sağın toplumsal öfkeyi kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirme çabası da sürüyor. Gençlerin taleplerini bastırmak, krizi çözmek değil; krizi üreten ilişkilerin sorgulanmasını geciktirmektir.
Demokratik siyasetin sorumluluğu, itiraz edenleri susturmak değil, itirazı gerekli kılan koşullarla yüzleşmektir. Çünkü gençlerin geleceği yalnızca siyasi iktidarların veya piyasanın kararlarına bırakılamayacak kadar toplumsal bir meseledir. Bu geleceğin nasıl şekilleneceği, toplumun kaynaklarının hangi ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılacağı, ekonomik kararların kimlerin çıkarlarına hizmet edeceği ve toplumsal zenginliğin nasıl paylaşılacağı sorularına verilecek yanıtlarla belirlenecektir. Almanya’da bu sorular etrafında gelişecek demokratik ve eşitlikçi bir dönüşüm, yalnızca ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte de neoliberal düzenin karşısına gerçek bir toplumsal alternatif koyma potansiyeli taşıyor.



