Cumhuriyet
Haber akışına dön

Sandviç Kuşak - Çağatay Güler

Sandviç Kuşak - Çağatay Güler

Toplumumuz hızla ve politikacılarımızın beklemedikleri biçimde yaşlanmaya başladı ve hazırlıksız yakalandık. Eskinin dede ve nineleri birdenbire kendi baba ve annelerinin bakım sorumluluğu ve yükü ile karşı karşıya kaldılar. Üstelik eskiden dede ve nine durumundaki bu kişiler enflasyon, adaletsiz gelir dağılımı, yetersiz sosyal güvence kıskacında kıvranmaktalar. Sosyal güvencesi olanların bile çoğunun geliri açlık sınırının olduğu için çalışmak zorundalar. Bu nedenle bulabilirlerse bedensel sınırlarını zorlayan işlerde çalışmaktan başka çareleri kalmamakta. Bulundukları yaşa sağlıklı bir yaşlanma süreciyle ulaşmadıkları için çoğu ağır süreğen hastalıkların pençesine düşmüş durumda. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi kendileri o yaşa gelince bir sonraki kuşak onlara bakım sorumluluğunu üstlenecek durumda olmayacak.

Bu durum, sosyolojide ve psikolojideki “sandviç kuşak” kavramının daha da uç ve yaşlıları kapsayan bir biçimidir. Kendi yaşlılık sınırına dayanmış (60-70 yaş arası) bireylerin, 80 ve üstü yaşlarındaki anne ve babalarına bakmak zorunda kalması, tarihte eşine az rastlanan psikolojik ve ekonomik bir yük yaratmaktadır.

SEVGİ, ÖFKE VE SUÇLULUK ARASINDA

Bu durumdaki kişiler büyük bir tükenmişlik ve süreğen yorgunluk içine düşmektedirler. Kendileri de fiziksel olarak yıpranmaya başlayıp, süreğen hastalıklarla mücadele ederken, yatalak veya yoğun bakıma muhtaç bir ebeveynin sorumluluğunu taşımak hem bedensel hem de zihinsel tükenişe yol açar.

Kişi, yaşantısının bu döneminde “emeklilik, dinlenme ve torun sevme” hayalleri kurarken, birdenbire yeniden tam zamanlı bir “bakıcı” rolünü yükümlenmekte, kendi yaşantısını sürememe duygusunun yarattığı derin bir hayal kırıklığı içine düşmektedirler.

Bu kuşak çok ağır bir ikilem içindedir: Çok sevdikleri anne ve babalarına karşı bilinçaltı bir yükümlülüğün öfkesi ardından “Anne/babam hakkında nasıl böyle düşünürüm?” diyen çok ağır bir suçluluk psikolojisine kapılabilmektedirler. Toplumun veya sistemin bu hızlı yaşlanmaya çözüm üretemediğini görmek, kişiyi sistemi karşısında tamamen yalnız ve çaresiz hissettirmektedir.

Bütün bunlara gelecek ve kendi yaşlılıklarına dair kaygılar da ekleniyor. “Bana kim bakacak” korkusu en temel ve en yıkıcı korkudur. Ekonomik krizler, güvencesiz iş piyasası, ve yaşam pahalılığı nedeniyle kendi çocuklarının onlara bakamayacağını çok iyi bilirler. Bu durum, gelecekte tamamen ortada kalma ve terk edilme korkusu doğurmaktadır.

GÖRÜNMEYEN TOPLUMSAL YÜK

Kendi ebeveynlerinin altını temizlerken, banyosunu yaptırırken veya demans süreçlerine tanık olurken, zihinlerini “Birkaç yıl sonra ben de bu duruma düşeceğim ve bana bunları yapacak kimse olmayacak” düşüncesi kemirmekte. Başkasına yük olma veya yatağa bağımlı ve yalnız kalma düşüncesi derin bir kaygı yaratır. Muhtaç olma ve onurunu yitirme endişesi, taşınması çok güç bir yüktür.

Ebeveynlerinin ilaçları, bezleri, özel bakıcı veya huzurevi ücretleri gibi bakım masrafları nedeniyle kendi birikimlerini hızla eritirler. Kendileri yaşlandığında ellerinde hiçbir finansal güvence kalmayacağı için çok yoğun yaşlılıkta yoksullaşma korkusu yaşarlar.

Buna çocuklarına yük olma suçluluğu eklenir. Yeni neslin iş güvencesinin olmadığını, geçim derdinde olduğunu görerek, kendi yaşlılıklarında onlara ayak bağı olmaktan, çocuklarının yaşamını karartmaktan korkmaktadırlar.

Kısacası geçmişin sorumluluğu ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışan bu kuşak hem bugünün fiziki yükünü taşıyıp hem de yarının yalnızlık ve yoksulluk tehditleriyle yüzleşirken en kırılgan toplumsal gruplardan birini oluşturmaktadırlar.

Bilesiniz ki bu kişiler seslerini duyuramamakta; dertlerini dile getirmeye çalıştıklarında adeta görünmez olmaktadırlar. “Yaşlıları koruma haftası”, “yaşlılar yılı” vb. etkinliklerin de yaşamda hiçbir yararı ve sağaltıcı etkisi yoktur.

PROF. DR. ÇAĞATAY GÜLER

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
cumhuriyet.com.tr