Bir gökdelenin en üst katından şehre bakarken tepeden bakmak deyimine takılıyor aklım. Yukarıdan bakıldığında şehir güzelleşir; arabalar oyuncağa, insanlar noktaya döner, kimse size dokunamaz. Tepenin hazzı bu sanırım; her şey küçülür ve uzak kalır. Ama o yükseklikten hiçbir yüz seçilmez. Birine tepeden bakan da aynı şeyi yapar; onu küçültür, uzaklaştırır ve yüzünü görmez. Doğrudan bir şey söylemesi gerekmez; gözlerini kaçırır, sözünüzü bitirmenizi beklemez; kabalaşmadan, hatta nezaketini koruyarak yapar bunu.
Tepeden Bakma

Bir kitap fuarında denk gelmiştim, ilk romanını hayranlık duyduğu ünlü bir yazara anlatmaya çalışan birine. Yazar kitabın adını sormuş, genç adam anlatmaya başlamıştı ki, daha ikinci cümlesindeyken yazarın gözleri arkasındaki sıraya kaymıştı. Başını hafifçe sallayıp gülümsüyordu, ama onu dinlemediği çok belliydi. Genç adam cümlesini kısaltıp teşekkür etti; o bakışı o da görmüştü. Küçümseme yüzden çok süreyle ölçülüyor; bakışın size ayırdığı saniyeyle. Hastane gişesinde yaşlı bir kadının sorusunu sabırsızca yanıtlayan görevli, kasada bozuk para sayan adamı beklerken gözlerini deviren müşteri, Türkçesi yetmeyen bir göçmenin sözünü kesen memur da aynı şeyi yapıyor. Ama her ilgisizlik de küçümseme değil. Birinin dalgınlığını ya da yorgunluğunu küçümsenme olarak yaşayabilir, onun davranışına kendi değersizlik duygumuzu katabiliriz. Daha rahatsız edici olan, başkalarında kolayca tanıdığımız bu davranışları kendimizde fark etmenin güçlüğü. Birine kızmak başka, onu aşağı görmek başka; öfke karşıdakinin değişmesini ister, küçümseme uzaklaşmasını. Kızdığımızı biliriz, küçümsediğimizi çoğu zaman bilmeyiz, çünkü küçümseme kendini bir duygu gibi değil, bir doğru gibi sunar.
Küçümsemenin kaynağını düşününce aklıma ilk gelen, bunun bir savunma olduğu. Melanie Klein’a göre birine ihtiyaç duymak, onu kaybetmekten korkmayı da beraberinde getirir. İnsan bu korkuyla baş edemediğinde karşısındakini denetlemeye, kendisini ondan üstün görmeye ve onu küçümsemeye yönelebilir. Çünkü değersiz gördüğü birine muhtaç olduğunu kabul etmek zorunda kalmaz. Küçümseme, güçlü hissetmenin değil, bağımlılığı ve kaybetme korkusunu gizlemenin bir yolu olur. Tepeden bakmak, aşağıdan bakmanın yorgunluğunu dindirir. Elbette her küçümseme korkudan gelmez; kimi zaman yalnızca bedel ödemeyeceğini bilmekten gelir. Bilgili olmak bilmeyeni küçümseme hakkı, güçlü olmak güçsüzü dinlememe ayrıcalığı sayılır.
Léon Wurmser ‘The Mask of Shame’ kitabında utançla küçümsemeyi aynı madalyonun iki yüzü gibi anlatır. Küçümsenmekten korkan, utancını taşıyabilmek için çoğu zaman küçümsemeyi tercih eder. Çocukken o bakışı sık görmüş biri, gişedeki görevli yüzüne bakmadan konuşunca o duyguyu kolay hatırlar; birine baktığında da aynı bakış çıkabilir. Bir kez alınmış bakış, iki yöne birden çalışır.
Jessica Benjamin ‘The Bonds of Love’ adlı kitabında tanınmanın çelişkisini anlatır. Bir başkasının gözünde değerli olmak isteriz, ama o kişiyi küçümsüyorsak onun takdirinin de değeri kalmaz. Tanınmak istediğimiz insanı değersizleştirdikçe aradığımız onay da yetersizleşir. Küçümseme kendi açlığını üretir. Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’ filminde bu çelişkinin başka bir yüzünü görmüştüm. Aydın yerel gazetede vicdan ve ahlak üzerine yazılar yazar; hayatı kira gelirleriyle, valizleri taşıyan Hidayet’in sırtıyla döner. Kirasını ödeyemeyen kiracısının evine icra gider; ailenin küçük oğlu Aydın’ın elini öpmeye getirilir. Sonra Aydın’ın karısı Nihal, yardım çalışmaları için kocasının verdiği parayı aynı aileye götürür. Nihal yardım etmek ister, ama paranın geldiği yer de onunla birlikte eve girer. İsmail parayı sobaya atar. Para eşit olmayana verilir; İsmail parayı yakarken kendisine verilen yeri de yakıyordu. İyi niyet, yardım edenle yardım edilen arasındaki eşitsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bir insanı gerçekten tanımak, yardımımızı reddetme hakkını da tanımaktır.
Peki çıkış nerede? Annie Ernaux ‘Babamın Yeri’nde bu bakışı kendi üstünde yakalamıştı. Bakkal babasının bıçağı tutuşundan, sözcüklerinden utanan kız, okuyarak sınıf atlamış, babasının dünyasına yukarıdan bakmayı öğrenmişti; babanın en büyük gururu da kızının onu hor gören dünyaya ait olmasıydı. Ernaux kitabı yazarken tek bir karar alır; süssüz, düz bir dil, anne babasına haber vermek için yazdığı mektupların dili. Çünkü üslubun kendisi tepeden bakabilir; bir cümlenin güzelliği, anlattığı adamı küçültebilir. Çıkış, aradaki farkları yok saymaktan geçmiyor; farkın karşımızdakinin yüzünü silmesine izin vermemekten geçiyor. Ernaux babasıyla aynı hayatı değil, aynı hizayı seçti, düz cümleyle.
Aynı hizayı bir yazarın hayatında da görmüştüm. Artık hayatta olmayan çok sevdiğim bir yazar balıkçılarla da, çocuklarla da, kendisi gibi ünlü yazarlarla da hep aynı hizadan konuşurdu, hiç tepeye çıkmadan. O bakıştan etkilenmiştim. Fuardaki genç adam standdan uzaklaşırken aklıma o geldi. Muhtemelen kitabı sormakla yetinmez, ona sıcak şakalar yapar, uzun uzun dinlerdi; arkadaki sıra beklerdi. Dinlerken gözlerini ayırmazdı; bakışı bir saniyeden çok daha uzun kalırdı insanın üstünde. Benimle öyle olmuştu.



