BirGün
Haber akışına dön

Teslim Alamayacaksınız

Teslim Alamayacaksınız

Tarih boyunca diktatörlüklerin tüm ülkelerde ortak bir davranış biçimi ve ortak bir kaderi vardır.

Her icraat, her buyruk, her baskı ve her azgınca saldırıyla kendi kendilerini adım adım bir köşeye sıkıştırmak ve kendi sonlarını hazırlamak.

Zaten ezdikleri, sömürdükleri, memleketi berbat ettikleri yetmiyormuş gibi, kalan tüm enerjilerini de baş kaldıranları ezmek için çaresizce kullanıp, giderek saldırganlaşmak.

Ama şöyle bir sıkıntı da, kaçınılmaz olarak karşılarına çıkar.

Milyonlarca insana yetecek kadar zindan, milyonlarca bileğe takacak kadar kelepçe, milyonlarca insana yaylım ateşi açacak kadar mermi, milyonların üzerine sıkacak kadar çok miktarda tazyikli su bulamazlar.

Arada bir başka ülkelerdeki "meslektaş - mevkidaşlarına" ödünç ya da hibe olarak TOMA yollayarak komik duruma bile düşebilirler bu uğurda.

Halkına içecek suyu, yakacak odunu - kömürü - gazı sunamayan ama meydanlarda coplatarak, bombalayarak, gazlayarak, su sıkarak "hizmet" verme durumuna düşerler zavallıca.

Bir yandan da olup bitenden halkı haberdar etmeye çabalayan, yani "mesleki misyonunu" yerine getirmeye çalışan gazetecileri ve basın kuruluşlarını hedef alırlar.

Duyulmasın diye. Görülmesin diye. Okunmasın diye. Konuşulmasın diye. Tartışılmasın diye.

Bu uğurda yapamayacakları şey, alamayacakları mesafe, durabilecekleri bir sınır da yoktur diktatörlüklerin.

Kimi zaman sinsice yöntemlerle tehdit ve baskı altına almaya çalışırlar gazeteciyi.

Sağdan soldan trolleri, kiralık besleme unsurları gazetecilerin üzerine salarak mütemadiyen "havlama" sesiyle tedirgin etmeyi denerler.

O şekilde başaramayınca, kendi komuta ettikleri yargı mekanizmasını devreye sokarlar.

Yazılan çizilen her bir metnin noktasına - virgülüne kadar, radyo veya televizyonda yapılan konuşmanın her bir cümlesini didik didik edip, hatta kaş - göz işaretinden bile bir anlam çıkarmaya çalışıp şikayette bulunur, dava açarlar.

Öyle gözü dönmüştür ki diktatörlük mekanizmalarının, kimi zaman "yazılmayanı, anlatılmayanı, yayınlanmayanı, konuşulmayanı" bile dava konusu, gözaltı konusu hattâ tutuklama ve cezalandırma konusu yapabilirler. Bunu nasıl yaparlar diye sormayın. Yapılmışı var. Vallahi, böyle takdire (!) şayan özel bir yetenekleri var.

Yargıyı ellerine geçirmiş olmaları, onlara "doğru dürüst dellillendirmeden, savunma almadan, zanlıyı ve avukatını bile dinlemeden" hapse atma ve hattâ hüküm giydirme hakkını görmelerini sağlar...

Bunları yapamadıkları yerde doğrudan kaba şiddete, hattâ cinayetlere imza atmaktan da çekinmezler.

Adı üzerinde, "diktatörlük" dedik ya...

Gazetecileri bir köşe başında kıstırıp dövdürdükleri, faili meçhul cinayetlerde "kim vurduya" götürdükleri, arabalarının içinde havaya uçurdukları bile görülmüştür.

Örnekleri tarihin o kapkara, o utanç dolu, o utanılası sayfalarında ciltler halinde öylece durmaktadır.

Bu saldırıyı öyle aman vermeden ve biteviye gerçekletirirler ki, amaçları en azından "susturmak, sindirmek, yıldırmak, korkutmak", en ileri seviyede de "etkisiz hale getirmek" olarak tanımlanabilir.

Ama bir şeyi unuturlar diktatörlükler.

Çok önemli bir şeyi.

Tarihin, aynı zamanda "korkmayıp direnenlerin, kendini halkına adamışların, karanlığa karşı aydınlığı ve halkı aydınlatmayı savunanların" şanlı ve gurur verici öyküleriyle dolu olduğunu...

Çünkü; yoksul bırakılan, iliğine - kemiğine kadar sömürülen, ezilen hor görülen, sözü dinlenmeyen, açlığa mahkum edilen, en temel hakları olan eğitim, sağlık, adalet gibi haklarından mahrum edilen halklar, bir gün bir noktada "yeter artık!" demesini de bilirler.

Diktatörlükler, evrensel anlamda böyle bir arıza ile de malûldürler işte. Bu gerçeği bilmezler ya da bilmezden gelirler.

Böyle bir "defo" vardır yaratılışlarında.

Hiç bitmeyecek sanmak gibi bir yanılgı içindedirler.

Son ana kadar umutlarını korurlar.

"Sopa elimde olduğu müddetçe kimse bana bir şey yapamaz" umudunu hep sıcak tutarlar.

Uykuları kaçsa, bir tek gece bile yastığa başlarını rahatça koyamasalar bile kendilerine ve bir avuç yandaşlarına bu umudu her sabah yeniden aşılamaya çalışırlar.

Oysa ki, karşılarındaki haklı, mağdur ve onlardan milyonlarca kez güçlü çoğunluğun umudu bir araya geldiğinde, diktatörlüklerin bu "sanal umudunu" bir sel gibi yıkar geçer.

Bir nevi "dere yatağına yapılmış derme çatma gecekondu"dur diktatörlükler.

O sel, bir gün mutlaka gelir ve siler süpürür.

Emekçiyi aç karnına çalıştır.

Emekliyi dünyaya geldiğine pişman et.

Çocuğu güvensiz bir ülkede yaşat.

Kadını sürekli ölüm korkusuyla dolaşmaya mahkûm et.

Hayvanlar için bu gezegeni bir cehenneme çevir.

Doğayı hunharca mahvet.

Hasta olanın, zengin (hem de çok zengin) değilse ölüme mahkûm olacağı bir sistem kur.

Ülkenin yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çek.

Bölgedeki herkesle dalaş ve insanlarını sürekli savaş riskine açık bir iklimde yaşat.

Nefes alana, ses çıkarana, düşünene, espri yapana, şarkı söyleyene, dans edene, yazana, çizene sopa salla.

Bir de bütün bunları hatırlatan yani "dünyaya ayna tutan" medyaya- gazeteciye sürekli ateş et.

Sonra da "ilelebet" ayakta kal...

Yok be canım.

Öyle olmuyor işte...

Sana kim anlattıysa, (nasıl desem?) yanlış anlatmış.

Bizi tıkacak kadar büyük bir zindanı, önümüze dizecek kadar çok barikat ve demir parmaklığı, hepimizin bileklerine geçirebileceğin kadar çok kelepçeyi bugüne kadar daha hiçbir diktatör tedarik edemedi.

Okumaya devam et

Pusholder

Senin gündemin

Okuma seçenekleri

Push AIÖzet

PusholderKaynakta oku
birgun.net